Depresyon Nedir? Belirtileri ve Tedavisi Nelerdir?

Depresyon, kişiyi sürekli üzüntülü bir ruh hali içinde bulunmasına ve hayatın devamını bozacak düzeyde işlevselliğin kaybolmasına neden olur. Yapılan aktivitelerden zevk alınmamaya başlanır. Duygu, düşünce ve davranışlarda bozulmalar meydana gelir. Üzüntü verici olaylarda kişinin üzülmesi son derece doğaldır. Fakat depresyon sadece üzüntü duymakla değerlendirilemez farklı belirtileri de vardır. Bu sebeple bireyin üzüntülü bir durum içerisinde mi yoksa depresyonda mı olduğunu ayırt etmek için dikkatli davranılmalıdır.

Depresyon belirtileri;

  • Kişinin kendisini sürekli üzgün hissetmesi,
  • Günlük etkinliklere karşı ilginin kaybolması,
  • Uyku problemleri,
  • İştah düzeyinde değişiklikler,
  • Kararsızlık ve konsantrasyon kaybı,
  • Fizyolojik olarak yavaşlama,
  • Sürekli yorgun hissetme,
  • Değersiz ve suçlu hissetmek,
  • İntihar girişimi gibi duygu ve davranışlar gözlemlenir.

Kişinin depresyon tanısı alması için belirtilerin hepsini taşıması gerekmez. Anlatılan belirtilerden bazıları işlevselliği bozacak kadar etkiliyse, en az 2 hafta boyunca gözlemleniyorsa ve başka bir neden gösterilemiyorsa depresyon tanısı konur.

Depresyonun epidemiyolojisiyle ilgili yapılan çalışmalarda ortaya çıkan sonuç, kadınların erkeklere oranla depresyon sıklığının ve yaygınlığının daha yüksek olduğu gözlemlenmektedir. Bir çok farklı çalışmada görülmüştür ki Majör Depresif Bozukluk riski erkeklere göre kadınlarda 2 kat fazladır. İleriki yaşlarda iki cinsiyet arasındaki farkın azaldığı gözlemlenmektedir.

Depresyonun kadınlarda daha fazla görülmesinin nedenleri olarak;

  • Genetik hassasiyet,
  • Hormonal farklılıklar,
  • Tiroid hastalıkları,
  • Regl döngüsü gibi biyolojik faktörlerin yanı sıra,
  • Küçüklüğünden itibaren şiddet görme,
  • Baskı görme,
  • Boyun eğmeye zorlanan, pasif ve bağımlı bir kişilik yapısı,
  • Toplumun dayattığı roller ve beklentiler,
  • Düşük eğitim ve gelir düzeyi, ayrımcılığa uğrama gibi riskler gösterilmektedir.

Depresyon ve medeni durum arasında bir ilişki olup olmadığına dair bir çok çalışma yapılmıştır. Depresyon riski evlilere göre ayrı yaşayanlarda, boşanmış olanlarda, bekarlarda daha yüksek oranda görülmüştür. Hiç evlilik gerçekleştirmemiş olanlarda ise boşanmış olanlara göre daha düşüktür. Yapılan araştırmalarda depresyon riskinin düşük gelir seviyesi ile arttığı gözlemlenmiştir. Sağlık bakanlığının yürüttüğü bir çalışmada okur yazarlık oranının düşük olduğu takdirde depresyon oranının yüksek olduğu tespit edilmiştir. İşsizlik durumu da depresyon için önemli bir etken olarak görülmektedir. İşe sahip olmayanların, iş sahibi olan kişilere göre depresyon oranları 3 kat fazla olduğu tespit edilmiştir. Ekonomik düzeyi düşük olanlarda ise depresyon 2 kat fazla görülmüştür.

Depresif bozukluğun etiyolojisinde rol oynayan unsurlar, biyolojik, genetik ve psikososyal olarak üçe ayırabilmenin yanı sıra birbirinden ayrılamayacağını söyleyen düşünceler de vardır. Biyolojik olarak ele alacak olursak depresyonun meydana gelişinde beyinde bulunan nörotransmitterler ile ilgili fonksiyonel bozuklukların önemli bir role sahip oldukları söylenmektedir. Bahsedilen bu işlevsel bozukluklar ya beynin işleyişinde görülen değişikliklerden etkilendiği için oluşmaktadır ya da depresyonda olmak bu değişimlerin oluşmasını sağlamaktadır. İlk yaklaşım nörotransmitterler arasındaki dengenin değiştiği yönündedir. Bu değişimin bozukluğa yol açtığı ve hücresel düzeydeki patolojileri etkileyerek depresyonu meydana getirdiği anlatılmaktadır.

Depresyon tedavisinde bireyin ruh durumunu olumsuz yönde etkileyen düşünce ve davranışların düzeltilmesi amaçlanır. Tedavi her kişi için özeldir. Bunun nedeni depresyonun herkesi farklı şekilde etkilemesidir. Birisi için işe yarayan tedavi yöntemi başka bir kişide işe yaramayabilir. Depresyonun en iyi şekilde tedavi edilebilmesi için, tedavi yolları hakkında bilgi toplamak ve bunları ihtiyaç düzeyinde gerçekleştirmek önemlidir. Depresyon tedavi edilebilen, zihinsel bir hastalıktır. Yapılan araştırmalarda tedavi yollarına uyan hastaların yüzde 85’i olumlu yönde gelişme göstermektedir. Neredeyse bütün hastalarda belirtilerin azaldığı ve yaşam doyumunun arttığı gözlemlenmiştir. Bütün bu süreçlerden önce birey, fiziksel olarak muayene edilmeli ve ayrıntılı teşhis aşamasını tamamlamalıdır. Genel durumu saptayabilmek, bir teşhis koymak ve bir çizelge hazırlayabilmek için spesifik belirtileri, bütün ailenin tıbbi geçmişini, çevresel etkenleri belirlemek gerekmektedir. Tedavi sürecinde ilaçlar ve psikoterapi yöntemi kullanılmaktadır.

Psikolog İpek Tüfek

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir